amsterdam’da bir aksam – ya da hayali bir gezginin renkli flashbackleri… |
|
amsterdam’da bir aksam – ya da hayali bir gezginin renkli flashbackleri… - (19.5.2004) |
şehre geldiginde gözünü ilk alan ışıklardi, tabi akşam vaktiydi, ama yine de, ne kadar cok ışık vardi her tarafta, karanlık mı insanlardan korkuyordu, insanlar mı karanlıktan, kestirmek güçtü bayağı. bir şehirde yalnız vakit geçirmek, ama insansız değil, ki onlardan yüzlercesi, binlercesi geçiyordu her tarafından... nereye gittiklerini merak etmişti başta, ama sonra anlaşıldı durum, bu şehirde akşamları eğlenmeden geçirilecek her an acı verirdi, insan ancak öyle öcünü alabilirdi bu güzel şehirden, onun kalbinde eğlenerek, gönlünü hoş tutarak, fethederek böylece, belki de farkına bile varmadan şehrin kendiyle eğlendiğinin, aman canım, herşeyin de farkına varmamak lazım belki de...
ilk tavsiye hep "kırmizı ışıklar mahallesi"ydi, istasyondan çıkınca solda, oralı olmadığı her halinden belli, özellikle sırtındaki büyük çantasından gezginlik akıyor yürüdüğü caddelere. bunu da anlaması uzun sürmedi, bu şehirde herkes yabancıydı zaten, hepsi de bunun keyfini çıkarıyor, belki de kendi yurtlarında yapmayacakları şeyleri yaparak, başka kimliklere, kişiliklere bürünerek, yabancı biryerde olmanın tadını zaten orada kendilerine de yabancı olarak çıkarıyorlardı. böylece yabancı bir ülkedeki yabancı insanlar, kendilerine de yabancılaşarak, hem bu ülkeye, hem de kendilerine biraz daha yaklaşıyorlardı. en azından "kırmızı ışıklar mahallesi"nde durum böyleydi.
pencere arkasındaki kadınlar ve onlara bakan erkekler topluluğu... "topluluk" kelimesi hiç de kötü gelmedi aklına, bir fuardaki ya da basit bir pazardaki insan topluluğu gibi, satılan birşeyler, alıcılar, almaya çekinenler, bir de onun gibi sadece algılarını açmis olanlar, ya da neden orada olduğunu anlamayanlar, en son da "dealer"lar, ama yoğun bir alışveriş, onun yarattığı bir cosku, bir kalabalık, bir baştan bir başa yürüyüp dönen, bağıran, öpüşen, bununla da kalmayıp öpüşenleri seyredenler ve bütün bunlara kokain satmaya çalışıp zaten bombanin az kalan patlama süresini iyice kısaltmaya çalişanlar, hepsi orada, bir süre durmali, sonra kaçmali, en yakın "coffeeshop"a...
ilk flashback! uzanmışlardi yatağa, kentin içindeydi evleri, kalabalık herhangi bir caddenin, herhangi bir apartmanı, aşağida insanlar yürüyüp gürültüleri ta 4.katın da üstündeki çatı katına gelirken, onlar kendi sesleriyle meşguldü. herhangi bir bakkalın kola tabelasinin ışıgi yansımıştı sigara dumanına, o zaman düşünmüştü, sevişmenin rengi kırmızıydı, hem onun saçları da o şarkıda öyle parlamamış mıydı, kendi kendine barda dansederken? beyaz teninin fonunda algılanan tek renkti kırmızı, bütün kışkırtıcılığıyla... evet, sevişmenin rengi kırmızıydı… flashback bitmişti…
ama kırmızı olmayacaktı esrarın rengi, bu renk tüketilmişti bu şehirde kırmızı ışıklar mahallesinde… yeşil olmalıydı esrarın rengi, yürüdü sokaklarda, kanalların yaptığı, onlardan doğup yine onlardan birbirine bağlanan sokaklarda, kanalların sokaklar olduğu, sokakların kanalların isimlerini aldığı bu şehirde. bir çeşit oyun gibiydi, suyun kuralları ayrıydı, biz ölümüler için köprüler gerekiyordu bir defa üstünden geçmek için, hem bizim için her vücudun bir yansıması, her yansımanın bir kaynağı yok muydu? İşte su, su bütün ışıkları kırıyor, kırarken çoğaltıyor, boğuyor, bozuyor, yeniden doğuruyordu, evlerden, ışıklardan iki tane hep suyun kenarında. karanin kuralları ayrıydı, burada ışıklari bizler yaratıyor, kibar sokak lambalarının, reklamların içine dolduruyor, tramvay ve arabalarla işleyen oyunlar kurduruyorduk ışıklara… başı dönmüştü ışıklardan, sağdaki coffeeshop gözüne ilişti, hem tenha, hem küçük tabelasi olan biryerdi, turistik olmadığı belliydi, evet, rengi de yeşildi…
dumanla flulaştı alem, şehir, kadınlar ve kanallar zihninde iliştikleri yerlerden kalkıp birbirlerine karışmaya başlamışlardı, hepsi birden varlıklarından arınmış, onun belleğindeki öteki imgelerle karışmış, ama hepsi birleşip yeşil olmuşlardı…rahattı, barıştırabilmişti zihnini işte, bütün imgeler önlerinde paylaşabilecekleri kadar oyuncak olduğu için kavga etmeyen çocuklar gibi üst üste alt alta ama barışık yaşiyorladı… herşey kendi doğasini bulmus, bu dengede deviniyor, insanlar ve eşyalar bir harmoni içerisinde, ama böyle olmak zorunda olmadan ve bundan memnun birlik içinde bu alemden nasiplerini alıyorlardi… o da öyle, doğanin akışına bırakmıştı kendini sanki… huzurluydu, huzurun rengi yeşildi…
ikinci flashback! oturmuşlardı kayaların üzerine, göğsüne uzanmıştı, başını koyduğu yerdeki rahatlığı uykulu gözlerinden anlaşılıyordu, o ise kayaya sırtını ne güzel vermişti, önlerinde uzanan ovadan alamıyordu gözünü, alabildiğine yeşillik, ağacları, incecik akan suyu, gökle birleşmiş, hepsi birden nasıl memnundu hayatlarından, bunların içine karışmış olmak, hem de bunun hiç sonunun gelmeyeceği hissi, ona hayatının sonuna kadar bu dünyadan başka birşey istemeyeceğini düşündürüyordu. kökler toprağa, toprak üstündeki bütün otlara, ağaclara sıkı sıkıya bağlıydı, ağaçların gövdeleri dallarını yukarılara salıyor, dalları evleri yapan kuşlar toprağın haberlerini göklere veriyor, gökler gidiyor, geliyor, sonra yağiyor, derelerden köklere varıyorlardı… nasıl birleşiyodu alem, nasıl ayrılığın ve birlikteliğin denklemini kuruyorlardi, eşitliği de huzurdu… Bir tül perde gibi inmişti yeşil heryere, evet bundan kesin emindi, huzurun rengi yeşildi… flashback bitmişti…
“ilk defa mi geliyorsun bu sehre, nereden mi anladim, sadece ilk defa gelenler senin gibi carpilirlar, esrardan sanma sakin, bu kent carpti seni, bana da öyle olmustu ilk basta, sonra hersey rutine biniyor, o gözünü alamadigin kanallar siradan sokaklara dönüsüyor, fahiselerin siradan kadinlardan farklari kalmiyor, esrar bile normal bir haftasonu birasi gibi günlük hayattaki yerini aliyor!â€?... cümleler yankilandi kulaklarinda, dumanlarin arasindan gelen cümleler karsisindaki suretle bulustu, o suret de bütün bu birlesik alemi dagitip, ortasina kendi oturdu. nereden cikti? “yok aslinda iyiyim benâ€?, kendi dilinde kendine konusamazken baskasina baska dilde nasil konusabildigine sasti... gezginlik buydu belki. “evet iyisin, görüyorum, bu herkesin devamli kosusturdugu bu dünyada, birseyi aramadan, kisa süre de olsa buldugunu düsünerek yasamak iyilik tabi... baksana disariya, herkes birseyin pesinde...â€? “turistler onlar, en kisa zamanda sehirden en cok sey koparma telasindalar, bense düsündüm, heryeri görüp birsey anlamamaktansa, bir joint alip bu mekani yasamak daha güzel...â€? kiz ise buna cok güldü, o gülerken ayakkabilarina takildi gözü, bembeyazlardi, ya da isiktan öyle gözüküyorlardi... daha önce ne onu ne de bu ayakkabilari görmüstü, beyazdi yeninin rengi, her baslangic gibi...
ücüncü flashback! Herkesin bir evi, hatta illa ki bir camasir makinasi bulunduracak kadar yerlesecek bir evi vardi yasadigi sehirde. o haric, birileri daha tabi, onlar da tabi unutulmamis, icinde 8 tane camasir, 2 tane de kurutma makinasi olan bir camasirhane konulmustu, sehrin göbeginden cok, yan sokaklarindan birine... ilk gittiginde oraya ellerinde biralariyla yogun aksan konusan iki kisi göz ucuyla bakmislardi ona, kösede de bir yabanci daha gazete okuyordu... makinenin birine renklilerle beyazlari harmanlayip attiktan sonra oyalanacak yer arayan gözleri ilan tahtasina takildi, iste aradigi buydu, buraya yerlestiginden beri, hicbirsey, gazete ilanlari, sehrin internet sayfasindaki ilanlar ve kafe girislerindeki panolar kadar sehrin tas kaplama binalarinin arkasinda olan bitenler hakkinda fikir vermemisti ona. Markette peynir secen adamdi belki 18 senedir yalniz olan, karsi apartmandaki ögrenciydi herhalde bütün cd.lerini 3 euroya sattip ilanin altina, â€?manevi sebeplerden“ diye not düsen, belki de kafede birbirinin gözünün icine gülümseyen kadinlar evlerine bir lezbiyen daha ariyorlardi... herkes sokaklarda yasadigindan daha cok canliydilar ilanlarda onun icin, üc aydir o sehirde olmasina ragmen calistigi yerdekiler haric kimseyi tanimiyordu cünkü... ama ilan tahtasinin yanibasinda biri vardi, merakla en büyük ilanda satilik bisikletin özelliklerini okuyordu, ve cok iyi biliyordu, bisiklet aramiyordu, yanina gitti ve sordu: “sen ne ariyorsun ki ilanlarda?â€? o zaten biliyordu bunu, bir cirpida da cikiverdi agzindan zaten, “kendimi, hatta bu sehirdeki yerimi!â€? döndü, bembeyazdi gömlegi, camasirhane, makinalar, hersey bembeyazdi, o zaman anlamisti belki, yeniligin rengi beyazdi... ama o da eskide kalmisti… flashback bitmisti…
coffeshopa gözünü acamadan yine diger hisler gözden önce gelmis, islak dudaklari görmeden hissetmisti. Iste bir baslangic daha! kiz kolundan tutup onu götürdügünde, su kenarinda yürürlerken, evinde vücutlari birbirine degerken, renkler birbirine karismis, kirmizi beyazi yenmis, beyaz yesile baskin cikmis, baska sehirlerin baska renkleri yardima gelmis, harmanlanmis, bir büyük kaleidoskopta dönmeye baslamis, devinmis tekrar dönmüs, ve sanilanin aksine bir büyük siyaha bagislayarak hareketlerini durmus ve yigilmislar, siyah herseye yavas yavas egemen olmus, bütün dünyayi karartmis ve cekmis onu uykunun derin cukuruna…
gözlerini actiginda sabah günesi odayi yeni aydinlatmaya basliyordu, cevresine bakindi: hayaller, hafizalar, gecmis zamandan arta kalan, gece trenlerinin izmarit ve bira kutusu pisligine, kullanilmis otel odalarinin ölü yataklarina, kalabalik bir caddenin ortasinda yatan bos ayakkabilara, tasra tren istasyonlarindaki graffitilere, kazinmis otobüs koltuklarina ve metrolarda kollarini kesip geride yasamlarindan yadigar kan izleri birakan punklara dair, yani yirmibirinci yüzyilin zihninde tortu kalan bütün kirine dair imgeler sabahini kapladi, dün gece beraber oldugu kiz beyaz fayanstan yerle plastik boyadan duvar arasinda
cökmüs, bir eli kolunda sabahtan habersizdi, bu odada cildirmadan nasil durdugunu anlamadigi digerleri gibi… hemen dar merdivenlerden asagi indi, disari cikti, kanalin yanindaydi simdi, suyun serinligi yüzüne vurdu, ayiltti onu, cevresine bakti, cevresi ona bakti, gülümsedi, renkler birbirine girmisti, suyun icine karismisti, su onlari tekrar dogurmustu, o amsterdam'da bulmustu, hayatin rengi suydu, cünkü su hayati yansitiyor, cogaltiyor, yasatiyordu.
Dördüncü flashback! bunu cok cok önceden biliyordu, suyun hayatin rengi oldugunu, ama hatirlamasina imkan yoktu, tabi unutmasina da… bu flashback bir gülümseme kondurmustu dudaginin kenarina, nereden geldigini anlamamisti…